ARLA DÖNEMİM 1974-1984

PTT ARLA ile 1974 de başlayan iş maceram yirmi yıl sonra 1994 de TELETAŞ’da sona erdi. Bu yıllar benim meslek hayatım açısından olduğu kadar Türkiye’nin elektronik haberleşme sanayiinde kayda değer bir dönem oluşturdu. Bu dönemi  onar yıllık iki kısım halinde ARLA ve TELETAŞ olarak anlatmaya çalışacağım.

ARLA ya GELİŞİM

1973 yılında İTÜ Elektrik – Zayıf Akım Fakültesinden mezun olduktan sonra iş aramaya koyuldum.

O zamanlarda askerliğini yedek subay olarak yapacak olanlar fazlasıyla biriktiğinden askere gitmek için yıllarca beklemek zorunda kalıyorlardı. Öte yandan da askerliğini yapmamış olanlar için iş bulmak kolay değildi. İşverenler ne zaman askere gideceği belli olmayan kişileri işe almak için pek gönüllü davranmıyorlardı. Ben de aralarında IBM, Prime, THY de olan bir kaç özel sektör firmasına başvurup askerlik nedeni ile olumsuz yanıtlar aldıktan sonra şansımı devlette denemeye karar verdim. İlk stajımı yaptığım yer Gülhane Parkının duvarları altındaki PTT Fabrikası idi, aklıma başka bir yer de gelmediğinden PTT de bir görev için PTT Genel Müdürlüğüne bir başvuru dilekçesi verdim.

PTT ARLA – 1974

1974 Ocak ayında PTT Genel Müdürlüğünden PTT Fabrikasına tayinim çıktığını, artık Ümraniye’ye taşınmış olan PTT Fabrikasına giderek işe başlamam gerektiğini bildiren bir yazı aldım ve Ümraniye’nin yolunu tuttum. O zamanlar Ümraniye oldukça bakir ve sapa bir yer idi. Ümraniye “Son Durak” denen yerde minibüsten indikten sonra araya sora epeyi yürüdükten sonra yola cepheli yeni olduğu belli hoş görünümlü bir binanın önüne geldim. Tariflere uyduğundan PTT Fabrikası’dır niyetiyle girdim, buraya tayinimin çıktığını, işe başlamak için geldiğimi söyleyince beni doğrudan Fikret Yücel Bey’e çıkardılar.

ARLA_TELETAŞ Ümraniye tesisleri
ARLA-TELETAŞ Ümraniye tesisleri 1980 başları. İşe başladığım 1974 yılında sadece sağ ön köşedeki bina vardı.

Üniversitedeki bitirme projemin sonucunda ortaya çıkan yazılımım tez hocam olan Sn Prof Ahmet Dervişoğlu’nu ve Doçent Dr Cem Göknar’ı fazlası ile memnun etmişti.  Bu Fortran da yazılmış, bir elektronik devrenin düğüm denklemlerini kurarak çözen bir yazılımdı. Fikret Bey’in karşısına bu referanslarla çıkmıştım.

Fikret Bey’le bu ilk tanışmamız karşılıklı beklentilerimizin uyumlu olduğunun anlaşılması ve kişisel sempati ile sonuçlandı. Fikret Bey kendilerine herhangi bir tayin yazısı ulaşmadığını, ancak istersem işe başlayabileceğimi, formalitelerin sonradan tamamlanabileceğini söyledi, ben de hevesle çalışmaya başladım.

İlk ayın sonuna doğru beklenen tayin yazısı gelmeyince anlaşıldı ki, benim tayinim aslında  arka taraftaki PTT Fabrikası’na çıkmış, PTT nin böyle birbirinden ayrı ama yan yana iki işletmesi olduğunu bilmeyen ben yanlışlıkla PTT ARLA’ya girip orada işe başlamışım. Neyse, bir karmaşadan sonra tayinimin bu defa gerçekten PTT ARLA ya çıkması için gereken işlemler yapıldı, ben de yanlışlıkla başlamış olduğum yerde hayatımın 20 yılını geçirmek üzere yerleşmiş oldum. Bu yanlışlık tüm kariyerimi, dolayısı ile yaşamımı şekillendiren bir başlangıca yol açmıştı.

Burası çocukluğumdan bu yana hayalini kurduğum ortamdı. ALCATEL ile biten son birkaç yılı dışında 20 yılımı zevkle ve tam bir mesleki doyum içinde yaşadım.

Elbette maddi yönden, ARLA çalışılacak en iyi yer değildi. Devlet memuru idik, maaşlar ona göre idi ama çalışma temposu öyle değildi. Olsun, çok çalışıyor da olsam bunu zevkle yapıyordum, üstelik bu keyfin üzerine bir de para veriyorlardı. Benim işe bakış açım bu idi,. Tüm aileden, 27 yaşımda evlendiğimde de eşimden özel sektöre geçmem için şiddetli eleştiri ve baskı geliyordu.

Baskılara dayanamayıp bir kere denedim, aniden ARLA’dan ayrılıp bir tekstil makinaları firmasında servis bölümü mühendisi olarak işe başladım. İki katı maaş veriyorlardı. Yaptığım iş, tekstil ve iplik fabrikalarına satılmış olan ekipmanın arızalarına müdahele idi. Bizzat onarım yapıyordum. Tekstil fabrikalarında aynı modülden binlerce oluyor, bunlar da arızalandıklarında, onarıma yüzlercesi kamyonlara yüklenip getiriliyordu. Ondan sonra askerde patates dağları ile boğuşan erler gibi alıp teker teker arıza tespit edip onarıyorduk. Bir de kaset çalarımız vardı, bir ya da iki kasetteki aynı şarkılar döner döner çalardı. O şarkıları duymaya hala dayanamam.  Bir ay dayandım, yılbaşı arifesi idi, hışım gibi genel müdürün –ki kendileri büyük dayımın damadı idi- odasına daldım. Ortakları ile yıl sonu kar paylaşımı yapıyorladı. Masanın üzerindeki para yığınını unutamam.

Zaten beni tanımışlar, bu işin bana göre olmadığını bildiklerinden istifa talebime pek şaşırmadılar. Oradan (İşyeri Bakırköy’de idi) çıkıp doğru Ümraniye’ye ARLA’ya gittim. Fikret Bey ile karşılaştığımda ayrılmamla ilgili işlemleri henüz başlatmadığını, kaldığım yerden devam edebileceğimi söyledi.

ARLA Kütüphane
ARLA – Kütüphanemizde

Daha sonra bu devlet memuru olma sorunu, ARLA nın TELETAŞ’a dönüşerek şirketleşmesi ile kendiliğinden çözüldü. Ücret politikaları da değişti, daha iyi ücret almaya başladım. Artık özel şirkette çalışıyordum.

İşe gidiş gelişler – personel servisleri

TCDD abonman kartı
TCDD aylık abonman kartı.

Dediğim gibi 1970 lerde Ümraniye sapa bir yerdi. Evimin bulunduğu Maltepe’den Ümraniye’ye gitmek için önce minibüs ile Kadıköy’e oradan dolmuşla Üsküdar’a oradan da minibüs ile Ümraniye’ye gitmek hatta “Çakmak” minibüsü bulunamazsa son durak denen –bugün Ümraniye’nin orta yerinde bulunan- yerden 1-2 km yürümek gerekiyordu. Bu mesafe içinde pek fazla bina da yoktu, etrafta sağlı sollu boş arsalar vardı.

PTT işletmelerinin servis çalıştırmalarına izin verilmiyordu. Fakat, koşullar zorlanarak çalışanları birkaç noktadan alarak ARLA’ya getirecek araçlar ayarlanmıştı. Araçlar aslında gün içinde işletmenin başka hizmetlerinde kullanılan araçlardı. Benim de şansıma Göztepe tren istasyonundan geçen ve normalde işletme mutfağına malzeme taşıyan, kapalı kasa bir pikap düşmüştü. Bu araç ben ve o bölgeden gelen arkadaşları arkasındaki camsız kapalı bölümde taşıyıp ARLA’ya bıraktıktan sonra, yemeklik malzemeleri almak üzere gün içi görevine çıkardı.

Maltepe’deki evimizden Süreyyapaşa tren istasyonu 4-5km ilk bir mesafedeydi, özellikle karda kışta yürümek eziyetti, ama okula da yıllarca böyle gittiğimden hiç yadırgamıyordum. Bugünkü neredeyse kapılarının önünden büyük otobüslerle alınıp işe götürülüp getirilen, konfora alışkın çalışanlar için pek tahammül edilmez gibi görünen bu koşullar, o zamanlar bizler için bir nimet olarak görünüyordu.  Bu arada, o zamanlar kimsenin özel arabası da yoktu. Bu araçlar zamanla daha eli yüzü düzgün minibüs ve midibüsler haline geldi.

ARLA’da ilk projelerim

Filtre tasarım ve gerçekleştirmeleri

İlk yıllarda ARLA’nın ilgi alanı analog haberleşme sistemleri idi, sayısal haberleşme sistemi diye bir şey henüz gündemde değildi. Analog haberleşme sistemlerinin en önemli bileşenlerinden birisi de frekans filtreleri idi. Bu filtreler bobin ve kondansatörlerden oluşan çok önemli bir maliyet ve performans etkeniydiler. Fikret Bey’de bu devrelerin sentezine çok kafa yormaktaydı, muhtelif hesaplama-gerçekleştirme yöntemleri konusunda bir otorite haline gelmişti. Filtrelerin tasarımında kalın kataloglar halinde yayınlanan tablolar hızlı ancak her zaman optimal olmayan çözümler veriyordu. Örneğin, sizin için belli bir frekans bölgesinde fazla, başka yerlerde daha az bastırma yeterli de olsa, tüm band boyunca aynı yüksek bastırma oranına sahip bir çözümü kullanmak zorunda kalıyordunuz. Bu da gereksiz maliyetlere, distorsiyon ve stabilite sorunlarına yol açıyordu.

Tam istenen zayıflatma/geçenband karakteristiğine sahip filtrelerin tasarımı ise ağır bir matematik ve bilgi işlem desteğini gerektiriyordu. Fikret Bey bu özel tasarım yöntemleri üzerinde çalışmakta idi, benim bilgisayar destekli devre analiz-tasarım  bilgisi ile karşısına çıkmış olmam zamanlama açısından çok denk düşmüştü. Bana hemen bu konuda görev verdi. Bu konuda Fikret Bey ile birlikte kol kola çalışmakta olan Celal Alatas ağabeyimiz de bir numaralı yol göstericim olarak hayatımda yerini aldı.

Filtre tasarım ve gerçekleştirme çalışmalarımızı Hamdi Akçetin arkadaşımla birlikte yürütüyorduk.

ARLA Üretim alanından – Bobinaj Atölyesi

Bu süreç içinde öncelikle filtreden istenen araya girme zayıflatma karakteristiğini verecek olan paralel-seri LC hücrelerin rezonans frekanslarının belirlenmesi, ondan sonra da bu hücrelerin birbiriyle uyumlu empedanslara sahip merdiven bir yapı içinde hesaplanmaları gerekiyordu.  Bunun için 12 ila 32. dereceden polinomlardan oluşan denklemler kurulması, bunların köklerinin bulunması gerekiyordu. Bu işlemler için o kadar çok matematik işlem yapılması gerekiyordu ki, çok küçük sayıların çok büyük sayılarla toplanıp çıkarılması işlemleri sırasında o zamanki bilgisayarların 8 digitli işlem kapasitesi son derece yetersiz kalıyordu. Double Precision denen mod dahi hem yetersiz kalıyor, hem de bilgisayarın çalışma süresini çok yavaşlatıyordu. Bu sorunu aşmak üzere muhtelif empedans/frekans transformasyonları ile polinom katsayılarını matematik olarak daha baş edilebilir bölgelere çekip hesaplamalarımızı orada yaptıktan sonra tersine transformasyonlarla gerçek dünyaya geri dönerdik.

Ne yaparsak yapalım, her bir filtrenin hesabında defalarca iterasyon yapılması zorunlu idi ve o zamanlar bilgisayarlardan zaman kiralayıp, yanlarına destur ile yanaşılabiliyordu. Hata yaptınız ya da istenen sonucu alamadı iseniz, daha sonraki günlerden birisi için yeniden randevu alıp yeniden gelmeniz gerekiyordu.

Bilgisayarlar – öyle herkes alamaz

Bu noktada 1970 lerdeki bilgisayarlar hakkında biraz hatırlatma yapmakta yarar görüyorum.

ARLA’da delicesine bilgisayar desteğine ihtiyaç olmasına karşın, 1974 de elimizde sadece HP nin 256 Byte (yanlış değil gerçekten 256 karakter) bellek kapasiteli masa üstü programlanabilir kalkülatörü vardı.

Ardından bunun daha gelişmişi olan HP9810 modeli 1 kbyte bellekli olan, manyetik kart okuyuculu makinemiz oldu. Bunlar o zaman için gene birer nimet idi. Üst seviye programlama dilleri ile değil, HP nin reverse polish olarak anılan programlama yöntemini kullanıyordu. Bir hesaplamanın yapılması için gereken sıra ile basılacak tuşları kaydedip bu kayıdın tekrar tekrar işletilebilmesine dayanan bir  yöntem idi. Hamdi Akçetin’in geliştirdiği bir bordro programı ile maaş bordrolarını da bu makinada hazırlardık. Çıktıların alındığı elektrikli FACIT daktilo, her ay sonunda 2 gün süren mitralyözü andıran takırtısı ile bizde sağlam kafa bırakmazdı.

HP Desktop
Göz bebeğimiz HP9845 Masaüstü bilgisayarımız ve çevre cihazları

Bu makinelerde sırası geldikçe makineye verilen manyetik kartlar üzerine kaydettiğimiz program parçaçıkları ile oldukça karmaşık sentez programları geliştirip yıllarca ihtiyacımızı karşıladık. Daha sonra HP9845 makinamız oldu. (Model 45 miydi tam emin değilim, Monokrom CRT monitörüve entegre termal yazıcısı vardı, Basic ile programlanıyordu)

Bu yazıyı okuma ihtimali olan yeni nesil arkadaşlar için bu FACIT yazıcı hakkında biraz daha bilgi vereyim. Bu cihaz FACIT marka elektrikli bir daktiloya bilgisayara bağlanabilmesi için paralel arayüz eklenerek elde edilmiş bir yazıcı idi. Bu daktilo makinası muhtemelen bildiğiniz her bir harf için minik bir çekiçten oluşan bir sürü kolu olan bir cihazdı. Eski klasik daktilolardan farkı bu kolların tuşlara mekanik olarak bağlı değil, solenoid iticiler vasıtası ile bağlı olması idi. Daha sonra bunun işini daha hızlı ve sessiz yapabilen  nokta matris vuruşlu yazıcılar çıktı. Ama o zamanlar, bilgisayardan karbon kopya verebilen mekanik yazıcı olarak bunun dışındaki seçecek zincirli yazıcı dediğimiz makinalardı. Onlar buna göre çok daha hızlılardı ama pahalı, büyük ve çok gürültücü idiler.

Ne yaparsak yapalım bu makineler 12. dereceden daha büyük filtrelerin tasarımı için yetersiz idi. Doğru dürüst bir bilgisayar alımına ise Devlet Planlama Teşkilatı izin vermiyordu. Gerekçe: Türkiye bir “bilgisayar mezarlığı” na dönüşürmüş. Bu nedenle kamuda sadece Üniversitelerde bulunan büyük bilgisayarlardan zaman kiralayarak yaralanılması gerekiyordu. Devre tasarımı gibi interaktif ve iteratif bir çalışma için uygun olmasa da başka çare yoktu.

İTÜ zaten aşina olduğum yerdi, bilgi işlem merkezi müdürü Sn Nadir Yücel hala bana destek veriyordu, ben bu şekilde İTÜ nün Taşkışla’daki bilgi işlem merkezinin müdavimi olmuştum. Tranzistörlü neslin örneklerinden IBM1620 o zamanlar muhteşem görünüyor da olsa şimdiki avuç içi makinelerden çok daha düşük kapasiteli bir sistem idi. Delikli kartlar ile program yüklemesi yapılıyor, program derlendikten sonra, yine delikli kartlar üzerinde verileri okuyup hesaplamalara geçiyordu. Kart delgi makinelerini de randevu ile kullanıyorsunuz, her bir karta bir program satırı deliniyor, yanlış tuşa basıp hata yapma şansınız yok çünkü her basılan tuş ile karta sahiden delikler açılıyor. Binlerce satırdan oluşan programınızı binlerce karta deldikten sonra yüksekliği yarım metreye ulaşan bir kart destesini IBM 1620 nin kart okuyucusuna yerleştirip okutuyorsunuz. Okuyucu tutukluk yapmazsa, arada hatalı delinmiş kartlar olmazsa, makine son karta kadar hata mesajı verip durmadan okursa heyecanlı bir bekleyiş başlardı. Konsol daktilosu arada bir anlaşılır-anlaşılmaz mesajlar basar, line-printer denen zincirli gürültülü yazıcı önce programınızın listesini derleyici mesajları ile basar, hatasız derlendi ise programınız çalışmaya başlardı.

Bu şartlar altında grup transfer filtresi dediğimiz türde bir filtrenin hesaplanması aylar sürerdi.

İTÜ deki IBM1620 artık gerçekten yetmiyordu, başkalarının başka işlerine de yetmiyordu. İTÜ makinesini yenilemeye karar verdi. Bu arada Ankara’da OTDÜ de daha gelişmiş bir IBM370 vardı. Onu kullanmak üzere Ankara’ya taşınmaya başladım. İşin içine bir de şehirlerarası yolculuklar girince bu iş iyiden iyiye eziyet haline geldi ama şikâyetçi değildim, bilgisayarları ve programlamayı hala seviyordum. Bu şekilde bir süre çalıştıktan sonra İTÜ’de de yeni bilgisayar devreye girdi, ben de yine oraya gitmeye başladım.

Bu arada İTÜ ye o kadar çok gidiyordum ki, beni herkes orada çalışan bir öğretim görevlisi sanıyormuş. Ben de makine kullanımında bana gösterilen toleranstan son derece memnun, kayıt-randevu vb gibi formalitelere kulak asmadan çalışıyor, sistem odasına girip çıkıyorum. Halbuki İTÜ, yeni sistemin kurulmasından sonra makine zamanını artık daha sıkı prosedürlere göre, dışarıdan gelenlere ücretlendirerek verme kararı almış.  Birileri benim kim olduğumu merak edip dışarıdan gelen biri olduğumu öğrenmiş. Sıkı bir azar işiterek oradan kovuldum. Ama artık çalışmalarımı da zaten tamamlamıştım.

Bu arada ARLA’daki HP9845 makinanın kaset teyp ünitesi de gelmiş, bu şekilde oldukça büyük yazılımların ve verilerin işlenmesi mümkün hale gelmişti. Bu sistem üzerinde her birisi kesintisiz 1 hafta 10 gün sürelerle tamamlanan iteratif tasarım ve optimizasyon programları çalıştırıyor, o zamanın en sıkı haberleşme karakteristiklerine sahip sistemler geliştiriyorduk. Bunların en yaygın kullanımı olan kanal transfer teçhizatının ses frekans bandındaki genlik distorsiyonunu CCITT tavsiyelerinin 1/10 una indirmiştik ki bu değer, zamanın liderlerinin ulaşabildiği seviye idi.

Kanal Transfer Techizatı test otomasyonu

1970 ve 80 lerde en yüksek sayıda üretilmekte olan ürünümüz KTT diye kısalttığımız, 12 ses kanalını 60-108 kHz bandına taşıyan diğer yönde de tersini yapan sistem idi. Bu sistem, 80 li yıllardan itibaren yerini PCM sistemlerine bırakana kadar PTT nin haberleşme şebekesinde yüz binlerce kanal ucu ile yer aldı.

Yüksek üretim sayısı nedeni ile malzeme ve üretim maliyetlerinin düşürülmesi öncelikli bir konu idi. Bu nedenle yukarıda anlattığımız gelişmiş filtre hesapları ve optimizasyonlarının önemli uygulama yerlerinden birisi oldu.

Bunun yanı sıra bu sistemin testlerinin de otomatik hale getirilmesi Fikret Bey tarafından 1975 de ortaya atılan bir fikir oldu. Fikret Bey Hamdi Akçetin ile beni böyle bir otomatik test sisteminin oluşturulması ve şartnamelerinin hazırlanması ile görevlendirdi. Bizi seçmesindeki etken, bu bir bilgisayar kontrolünde çalışacak bir sistem olacağı için programlama bilgimizin olması, ayrıca transmisyon sisteminin yapısı ve testleri hakkında bilgimiz olması idi.

KTT Otomatik Ölçü Sistemimiz. Bunu derli toplu bir batiye monte ederek hizmete verdik.

Hamdi ile bir süre çalışarak şartnameleri hazırladık, Siemens ve Wandel&Goldermann dan teklifler alındı, W&G teklifi daha uygun bulundu ve sipariş çıkıldı. Hamdi ile 1976 Mayıs ayında Almanya Reutlingen’e sistem üzerinde eğitim almaya gittik. Bizim ilk yurt dışı seyahatimiz idi. Eğitim de sistemin programlanması, işletimi, sistem üzerindeki test cihazlarının ayrıntılı iç yapıları, bakım, arıza teşhisi ve onarımını kapsayan 2-3 haftalık bir kurs idi. Aslında eğitimin uzaması söz konusu idi ama Türkiye’den beklenmeyen bir haber geldi. Uzun zamandır beklemekte olduğumuz askerliğimizi 4 aylık bir kısa dönemde yapma olanağı doğmuştu, ancak hemen dönüp başvurumuzu yapmamız gerekiyordu. Tabi apar topar döndük ve askere gittik. Sistemimizin kurulması ve programlanması askerlik dönüşümüze kaldı.

Kanal Transfer Teçhizatı Otomatik Test Sistemi – Sistem test alanında.

Sistemin programlanması ve sonrasında ayakta tutulması benim görevimdi.

Bu sistem 1994 de ben ayrılırken hala çalışır ve üretimde kullanılır durumda idi.

Kalın film mikroelektronik teknolojisi

1976 sonlarında Fikret Bey beni İTÜ Elektrik Fakültesindeki yarı iletken laboratuarında “Kalın Film Mikroelektronik”  üretim setini görüp bilgi almak, bu teknolojinin haberleşme sistemlerimizde uygulama olanaklarının araştırmak üzere görevlendirdi. Sn Duran LEBLEBİCİ ve İklil KAYIHAN’ın desteği ile burada yapılan çalışmalara katıldım, basit bir örnek devre prototipi de ürettim. Buradaki kurulum, öğretim görevlilerince gereken malzemeler satın alınarak yapılmış bir fırın, bunun içine doğru bir kontrol cihazı tarafından ayarlanabilir bir programa göre ilerleyip sonra geri çıkan minik bir tepsiden ibaretti. Ayrıca küçük bir manüel serigrafi baskı makinesi da vardı. Dişçi frezesi ile de direnç ayarlarını yapıyorduk. Tabi bu işlemler gereken kalite ve hacim açısından seri üretim için uygun değildi.

Temel bilgileri buradaki birkaç haftalık bir çalışma ile edindikten sonra bu teknolojinin bizim sistemlerimizde de geniş kullanım yeri bulacağını, boyut ve maliyet açısından avantajlar sağlayacağını gördük. Sıra gelmişti, üretim için gereken yatırımları yapmaya.

İşte bu noktada, Sn Durmuş ÖCAL’ın önayak olarak verilmesini sağladığı Birleşmiş Milletler UNIDO hibe desteği yardımımıza yetişti. UNIDO bize eğitim, danışmanlık ve teçhizat için 110.000$ lık bir fon tahsis etti. Elbette bu fonun alınması için epeyce bir fizibilite raporu, görüşmeler dizisine gerek oldu, ama Durmuş Bey’in çabaları ile sonunda başardık.

Gereken techizatı seçip şartnamelerini hazırlayacak bilgiye sahip olmuştuk. Bir kalın film serigrafi baskı makinesi, bir YAG laser  direnç ayarlayıcı ve bir de Kalın Film fırını sipariş ettik. Başlangıç olarak yeterli olabilecek miktarda da kalın film pastası sipariş ettik. Fikret Bey, model atölyesinin yanındaki 60-70m2 lik bir bölümü bu işe tahsis etti, bu konuda bana destek olmak üzere Cengiz Bey’i ve üretimden de Fatih Kiraz’ı görevlendirdi. Her iki arkadaş da titizlikleri, çalışkanlıkları ile bundan sonraki yıllar boyu Kalın Film Mikroelektronik’in temel taşlarını oluşturdular.

Laser Optronic yapımı Laser direnç ayarlayıcı, BTU yapımı kalın film fırını ve DuPont üretimi kalın film pastalarının kullanımı için UNIDO fonlarından eğitime ayrılmış bütçe ile Cengiz Bey ile birlikte Almanya, Hollanda ve İngiltere’deki üretici firmalara gittik. Her birinde 1 er hafta kalarak oldukça ayrıntılı bilgiler ile döndük.

Ancak, sipariş ettiğimiz makine ve malzemelerin ithalatı-gümrüklenmesi tam bir macera oldu, tam olarak Türkiye’de iş yapmak isteyenle bunu engellemek için uğraşan bürokrasinin bir hikayesi daha yaşandı.

Bu fırının Türkiye’deki mutfak fırını üreticilerinin yapabileceği bir şey olmadığını anlatabilmek sorunlardan birisi idi. Bunu ilgili mercilere anlatmak elbette mümkün değildi, anlamaya çalışmak gibi bir gayeleri yoktu. Yeteri kadar fırın üreticisinden biz bunu yapamayız diye yazı almamız gerekiyordu, ve hiç birisi de bu yazıyı vermeye yanaşmıyordu. Gazlı fırın yapmayı önerenler vardı ama yazıyı veren yoktu. Haftalarca uğraşıp fırının önündeki bürokratik engeli aştık.

Kalın film devrelerin üzerinde oluşturulduğu 96% saflıktaki seramik levhalar için de seramikçi firmalardan “bunu yapamayız” yazısı almamız gerekti, tabii ki bunu da kimse yazıp vermedi. Yine haftalar süren bir ikna faaliyetinden sonra gereken izinleri alabildik. Bu arada bu malzemenin seramik olduğunu kanıtlamamız da gerekti, bunu nasıl yaptığımızı hatırlamıyorum. Bu arada gümrükçülerin muayene amacı ile son derece steril tutulması gereken bu malzemeleri mıncıklamaları, kırıp dökmeleri de cabası.

Kalın film pastaları içeriğinde altın, paladyum, gümüş gibi değerli metaller bulunan macun kıvamında, kavanoz kapakları ancak temiz odalarda açılması gereken malzemeler. Bunların gümrüklenmesi ise bugün dahi hatırladıkça tüylerimi diken diken eden saçmalıklarla dolu bir süreç olmuştu.

Laser Cihazı da gümrükte aylarca kaldı. Bedellerinin UNIDO tarafından karşılanıyor olması prosedürleri iyice karmaşık hale getiriyordu. Bedelini gizleyip gümrük vergisinden kaçınma kaygısı…

Laser cihazı elimize geçtiğinde gümrükte gelen çarpmış, giden itmiş devirmiş, ambalajı bozulmuş, haftalarca yağmur-güneş darbe, düşme kısacası olabilecek her şey başına gelmiş bir hurda halinde idi.

Aylardır heyecanla gelse de kullanmaya başlasak diye beklediğimiz cihaz kullanılmaz durumda idi. Baskılı devre kartları küflenmiş, hareketli parçaları pastan kımıldamaz hale gelmiş, orası burası yamulmuş durumda.

İlk şoku atlattıktan sonra toparlanıp Fatih Kiraz ile birlikte cihazı son vidasına kadar söktük.  Her şeyi dağıttıktan sonra temizliğe giriştik, baskılı devrelerini alkolle, fırça ile yıkadık. Hasarları da olabildiğince giderdikten sonra cihazı tekrar birleştirene kadar bir daha çalışıp çalışmayacağı konusunda bir fikrimiz yoktu.

Metin Yazıcı Laser ayarlayıcıdan çıkmış bir kalın film devreyi mikroskop altında kontrol ediyor

Cihazın laser üreten kafasının içinde 6mm çapında 25cm boyunda bir YAG yakut kristal vardı. Bu kristal eliptik kesitli bir kavitede bir kripton ark lambası ile tahrik ediliyordu. Elipsin bir odağında YAG kristal, diğer odağında da kripton ark lambası vardı. Bu optik rezonans hücresi, içini doldurup sürekli olarak akan saf su ile soğutulmakta idi. Soğutma sistemindeki bir sızıntı ya da kesinti felaket olurdu. Ark lambasının ateşleme gerilimi çok yüksekti, bir anlık bir soğutma aksaklığı kafayı içindekilerle birlikte yok etmeye yeterli olurdu. Bunun devamında cihazın çalıştırılması başlı başına bir yazı konusu olabilir. Laser ışın üretimi öyle kripton lambayı yaktığınızda başlayan bir şey değil, çok hassas ayna ayarları gerektiriyor. Ama sonunda çalıştırdık, içimizde devletimize bize uygun gördüğü eziyetlerden dolayı minnet duygularımızla. Öte yandan bu çalışma bize bir laser cihazı yapabilecek kadar birikim kazandırdı, bu birikim ileriki dönemlerde işe de yaradı.

Bu çalışmaların hemen ardından UNIDO bize bir Belçikalı teknik danışmanı 3 aylığına gönderdi. Van Chielens iyi niyetli ve bilgili bir kişi idi, özellikle serigrafi filmlerinin pozlaması ve eleklere uygulanması konusunda çok yararlı oldu.

KTT05 Kanal Transfer Teçhizatı Kalın Film Teknolojisinin kullanıldığı ilk ürün oldu.

Bir yandan da burada üreteceğimiz devrelerin tasarımı üzerinde çalışıyorduk. Hedef sistemimiz Kanal Transfer Teçhizatının yeni nesli olan KTT05 sistemi idi. Kullanılacak devrelerin tasarımını yapıyor olmamızdan dolayı Kanal Kartı ve Pregrup Kartının tasarımı da bana düşmüştü. Modülatörler, zayıflatıcı dizileri, işaretleşme algılayıcısı ve pregrup kuplörlerini kalın film devrelerle gerçekleştirdik. Filtrelerde ilave empedans transformasyonları yaparak kondansatör sayılarını daha da düşürdük. Pregrup panosu için geliştirdiğimiz kristalli aktif süzgeç bir patent konusu olabilir özellikteydi, bunu Suha ERSİN adlı bir stajyerimizi görevlendirerek yaptırmıştım. Böylece daha önceki modelde sandviç şeklindeki 2 büyük karttan oluşan kanal kartı artık Eurocard boyutlarında, üretimi kolay tek bir kart haline geldi hem de performansı iyileşti.

Haberleşme sistemlerinde kullandığımız muhtelif kalın film devreler

İlk deneyimlerin başarısı üzerine kalın film mikro elektronik üretim hattı işletmemizin kalıcı ve gelişen bir parçası haline geldi. 1979 dan itibaren yeni binamızdaki yerine büyüyerek taşındık.

Fırın odasından bir görünüm

Bu arada SIEMENS ile Teleks makineleri için lisans anlaşması imzalandı. Teleks makinelerinde çok sayıda kalın film devre kullanılıyordu. Bu devreler genelde “active trimming” denilen, devre çalışır durumda iken bir ya da birkaç direncin laser ile kesilerek devre parametrelerinin ayarlanmasını gerektiriyordu. Zor bir işlemdi. Bu devreleri devre şemaları ve Siemens’den aldığımız örneklerden yararlanarak tasarladık ve ürettik, başkaca bir know-how gereksinimiz olmadı. Vaktiyle suni solunum ile hayata döndürdüğümüz ilk laser cihazımızı bundan böyle sadece bu aktif ayarlama işlemlerine tahsis ettik.

Lisansör firmaların bazı kilit bilgileri ve komponentleri kendilerinde tutma eğilimini aşmak için ARLA-TELETAŞ hayatı içinde buna benzer pek çok çalışma yaptığımızı tekrar hatırlatmak isterim. Fikret Bey özellikle bu yöndeki çalışmalarımızı her zaman çok destekledi.

İnce Film Mikroelektronik Teknolojisi

1977 de elimize bir fırsat geçti. Japon Endüstriyel İşbirliği Kurumu JICA, iş potransiyeli gördüğü kalkınmakta olan ülkelere, başka konular yanında ince film teknolojisi konusunda Japonya’da staj için burs veriyordu. PTT ye ulaşan davet üzerine Fikret Bey staja benim gitmemi önerdi. Ben dünden hazırdım, ancak bay bürokrasi yine ortalıkta idi. Davet bize devlet içindeki masaları gezerken geç ulaşmış, Japonya’ya yolculuk için sadece 15 gün kalmıştı. Japonlar uçak bileti de dahil her şeyi karşılıyorlardı, sadece gidecek kişiyi belirleyeceğiz, bavulunu alıp gidecek yanına bir kuruş para almasında da gerek yok.

Fakat bizim pasaport almamız en az 15 gün sürüyor, bundan önce de bakanlıktan görevlendirme yazısı, pasaport dairesine yazılar, askerlik açısından sakıncası yoktur yazıları, elbetteki pasaport için savcılıktan bilmem ne kağıdı, yanımda birkaç kuruş döviz bulunsun diye döviz almama izin veren yazılar vb…

Japonlar uçak biletimi anında gönderdiler, ama ben gidemiyordum. Fikret bey Ankara’dan izinlerin çıkması için çabalıyor, ama o sırada koalisyon hükümetinin içinde “kadayıfın altı kızardı-kızarmadı” sözleri de olan ekonomik önlem paketi  tartışmaları sürerken tüm bürokratlar başka kaygıların peşindeler.

Gecikiyoruz, ben Fikret Bey’e gittim, “Fikret Bey ben geciki…” lafımı ağzıma tıktı, “Selçuk bu konuda hiç üzerime gelme, canım burnumda zaten, sen izinleri formaliteleri falan boş ver turistik pasaport al, bir yerlerden biraz döviz bul çek git !, formaliteleri arkadan tamamlansın.” dedi. Ben de öyle yaptım, ama gene de 2 hafta geç katılmış oldum, oryantasyon programlarını kaçırdım, doğru OSAKA’daki OPIRI (Osaka Prefectural Industrial Research Institute)  adlı araştırma enstitüsüne gidip staja başladım.

OPIRI YAG laser
OPIRI de YAG laser ile paslanmaz çelik membranları keserek maske hazırlıyoruz.

Staj programım Tantalum ince film üretimi ve ince film tantalum kondansatörler üzerinde bir araştırma idi. Mikroelektronik devrelere yüksek değerli kondansatörleri de entegre edebilmek üzere yürütülecek bir araştırma çalışması idi.

Burası bizdeki TUBITAK benzeri bir yapıda çalışan bir araştırma enstitüsü idi. Dört ay boyunca son derece verimli, onlar için de yararlı sonuçları olan bir proje yürüttüm. Bana gereken yer, ince film vakum teçhizatı, araç-gereç, X ışınlı saçılım analizöründen elektron mikroskobuna kadar o zamana kadar rüyamda göremeyeceğim olanakları sağladılar, bunların kullanımlarını öğrettiler. Japonya’nın neredeyse tüm endüstriyel devlerinin üretim hatlarını ve geliştirme bölümlerini gösterdiler.

OSAKA OPIRI
OSAKA OPIRI deki çalışma köşem

Bu benim için çok önemli bir deneyim oldu, Japon kültürü ve çalışma tarzını yakından öğrenme şansım oldu. O dönemler Japon’ların “taklit” döneminden çıkıp kalite ve teknoloji atağına geçtiği yıllardı. O zamana kadar Japon malı, ucuz ve kalitesiz ürün demekti. Nasıl bir gelişim programı uyguladıklarını bize muhtelif seminerlerde gururla anlatmışlardı.

OPIRI
OSAKA OPIRI de tantalum film üzerinde kontrollu oksit film oluşturma çalışması

OPIRI de yanımdaki laboratuarda çalışan Japon araştırmacı, ortalığı sıvılaştırılmış azot ve helyum tüplerinden yayılan bembeyaz buharlara boğarak sisler arasında süper iletkenler üzerinde bir çalışma yürütüyordu. Süper iletken malzemenin sıcaklıktaki en küçük bir değişim ile, ortam manyetik alanındaki küçük değişimler ile bu özelliğini nasıl kaybettiğini göstermiş, bu duyarlılığı azaltıp daha stabil süper iletkenler yapmaya çalıştığını anlatmıştı.

Xray Difraktormeter
OPIRI’ de oluşturduğum metal filmlerin kristal yapısını analiz ettiğim düzenek.

Bir başka araştırmacı o zamanlar henüz çok yeni duyulmaya başlayan sıvı kristaller üzerinde çalışıyordu, bana bir ucundan pipet gibi bir tüple emerek sıvı kristali iki cam levha arasındaki boşluğa nasıl çektiğini göstermişti.

Fotorezistler üzerinde çalışan bir başka araştırmacı 10 mikron genişliğinde 1/10 (genişlik/yükseklik) oranına sahip bir fotorezist duvarını nasıl elde edebildiğini gururla göstermişti.

Japonların İngilizcesi pek iyi değildi, onlara zor geliyordu, bu nedenle orijinali İngilizce olan kitapları Japoncaya çevirerek kullanmayı tercih ediyorlardı. Birkaç yüz sayfalık bir İngilizce kitabı İngilizce bilen bir grup araştırmacı aralarında fasiküller halinde paylaşıp bir gece içinde tercüme edip ertesi sabaha Japonca bir kitap olarak ortaya koymaları beni çok etkilemişti. Kooperatif çalışma ve üretim ne demek orada defalarca şahit olmuştum.

OPIRI Presentation
OSAKA OPIRI – Enstitü yetkililerine dönem sonu proje sunumunu yaparken

Japonya’dan ince film teknolojisi ve bununla ortak olan yarı iletken teknikleri konusunda epeyi donanımlı olarak döndüm. Ancak, henüz bu bilgiyi kullanacak bir uygulamamız yoktu. Geliştirdiğimiz radyo sistemleri için mikrostrip devreler yapabilirdim. Bu konuda değerli arkadaşım Fahir ÖZKAN’dan epeyi talep ve teşvik geliyordu ama elimizde henüz hiç bir ekipman yoktu.

Bu bilgiyi kullanma fırsatı TELETAŞ Dönemim başlıklı yayında  anlatacağım BTMC Lisans ve Üretim Anlaşması ile ortaya çıktı.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *