TELETAŞ Dönemim, 1984-1994

TELETAŞ ve BELL TELEPHONE MANUFACTURING COMPANY (BTMC) 

1974 de başlayan ARLA dönemim, 1984 Nisanında TELETAŞ’a dönüşerek devam etti. ARLA Dönemini bir önceki yayınımda anlatmıştım. (ARLA Dönemim 1974-1984)

1970 lerin sonlarında hükümetin Türkiye’de santralların sayısallaştırılması yönündeki kararı ile birlikte PTT için tek kaynak olan NETAŞ ın yanına başkalarının katılması da gündeme geldi. NETAŞ’ın teknoloji partneri zaten belli idi, bizimkinin ise bir ihale ile belirlenmesi gerekiyordu.

TELETAŞ ÜMRANİYE TESİSLERİ

Bu ihaleyi ITT-BTMC kazandı. Proje bir teknoloji transferi ve ikmal anlaşması mahiyetinde idi, 500.000 hat sayısal santralın giderek artan yerli katkı oranları ile yerli olarak üretilmesini, montajını ve devreye alınmasını içeriyordu. Santralın yanı sıra radyo sistemleri, telefon makinaları, ankesörlü telefonlar ve güç kaynakları da kapsam dahilinde idi, komple bir haberleşme teknolojisi transfer projesi idi. Bu iş, artık bir anonim şirket haline gelmiş olan TELETAŞ da yapılacaktı. Sözleşme ile birlikte BTMC nin şirkete 39% pay ile ortak olması da kararlaştırılmıştı.

Not: Bu bölümde sürekli BTMC olarak anılmakla birlikte, proje süresi içindeki gelişmeler ve el değiştirmeler ile bu şirketin adı  ITT-BELL, BTMC, ALCATEL-BELL, ALCATEL-LUCENT olarak değişti. Anlatımı kolaylaştırmak adına bu değişiklileri dikkate almadım.

Sözleşmenin DPT tarafından da onayı gerektiğinden pek çok dokümanın yanı sıra kapsamlı bir fizibilite çalışması da yapılması gerekiyordu, bu çalışmayı Ahmet Coşar ve Necdet Gürbüz’ün katılımıyla birlikte yürüttüm. O zamanlar pek yaygın olmayan masaüstü PC lerden birisi artık masamdaydı, ben de spreadsheet ile word processor kullanımına hakim durumdaydım.  Bunlar yürüttüğümüz fizibilite çalışması için mutlak bir gereksinimdi. Bu çalışma bana proje kapsamındaki makine teçhizat ve tüm yatırım kalemlerini öğrenmem için bir fırsat yarattı, bunun ne kadar önemli bir etkisi olacağının o zamanlar henüz farkında değildim.

BTMC bu sermaye katılımını sözleşmenin gerektirdiği makine ve techizatı “ayni sermaye” olarak getirmek suretiyle gerçekleştirecekti.  Bunun da tutarı 6.3 Milyon Dolardı. Söz konusu ayni sermayenin Türkiye’ye getirilmesi için ise 4-5 aylık son derece kısa bir süre vardı.

BTMC SİSTEM12 PROJESİNE PROJE YÖNETİCİSİ OLARAK ATANIYORUM

Sözleşmenin DPT tarafından onayı ve imzalanması ile birlikte ben de Proje Yöneticisi olarak atandım, yoğun bir çalışma başladı.

Bu geniş kapsamlı bir teknoloji transfer ve üretim çerçeve anlaşması idi. Sistem12 olarak anılmakla birlikte BTMC repertuarındaki haberleşme teçhizatını kapsıyordu. Projede görev alacak kişilerin seçimi, işe alınması ve eğitimlerine öncelikle başlandı. Sadece 1987’nin ilk altı ayında mühendis ve yönetici seviyesinde 70 kişi yurt dışında 1800 adam-gün, 32 kişi de  yurt içinde 1107 adam-gün eğitim aldı. Elbette eğitimler bununla sınırlı kalmayıp bundan sonraki aylarda da her seviyedeki yüzlerce çalışan için devam etti.

Proje kapsamındaki know-how aktarımı amacı ile TELETAŞ’a BTMC den çok sayıda teknik uzman gelmekteydi. Bunlardan Proje Koordinatörü olarak atanan Armand Dullemans’dan özellikle söz etmek gerekiyor.

Armand Dullemans

Armand, sempatik, bizlere yardım etmek için olağanüstü çaba gösteren bir arkadaşımızdı. Teknoloji transferi konularında ve Belçika ile iletişimin yürütülmesinde başta gelen muhatabımdı. Kendisinden aldığım dokümantasyon sistemi, kodlama, değişiklik yönetimi, konfigürasyon yönetimi bilgilerini meslek hayatımın geri kalanının her noktasında kullandım. Kullandıkça da kendisini şükranla andım. Armand, yeri geldiğinde BTMC nin kurtlarına karşı TELETAŞ’ın menfaatlerini savunmaktan kaçınmamıştı. Bizimle kaldığı 7 yıl boyunca ailece de görüştüğümüz bir dost haline geldi. Halen de kendisi ile düzenli olarak haberleşiyoruz.

Yürütülen pek çok çalışmanın arasında en önemlisi diyebileceğim, ayni sermaye olarak getirilecek olan makine-teçhizat listelerinin nihayetlendirilmesi ve fiyatlandırılması idi. Sonuçta DPT tarafından denetlenecek de olsa, eğer fiyatlandırma işini BTMC ye kontrolsüz olarak bırakırsak 6.3 milyon dolar karşılığında pek az yatırım getirerek işin içinden sıyrılabilirlerdi. İşte bu noktada benim fizibilite çalışmaları sırasında edinmiş olduğum bilgiler imdadımıza yetişti.

O zamana kadar bize verilen listeler üzerindeki bilgilerin dışında, BTMC ye yaptığımız muhtelif ziyaretler sırasında tüm teçhizat hakkında ayrıntılı notlar tutmuştum, Sn Hilmi ERDOĞAN arkadaşım da böyle yapmıştı. Ben kalın ve ince film teknolojilerine hakim idim, özellikle bu konudaki makine teçhizatı zaten tanıyordum. Bu bilgilerden yararlanarak daha fizibilite çalışmalarını yürütürken makine-teçhizat için üreticilerden fiyat teklifleri aldık, iyi ki de böyle yapmışız.

Süreç şöyle işleyecekti. Gerekli yatırım teçhizatının piyasadan alınabilecek olan “üçüncü parti malı” mahiyetindekileri için BTMC bize teknik bilgileri verecek, biz teklifleri alıp pazarlığımızı yapacağız, sonucu BTMC ye vereceğiz, onlar da bizim üretici ile anlaşmış olduğumuz bedel ve koşullarla malı satın alıp bize sevk ettirecekler. Malın bedeli de ayni sermaye alarak kaydedilecek. Biz bu süreç resmen başlamadan çok erken aşamada zaten fiyatları toplamış durumdayız ama onlar artık profoma mahiyetinde eski belgeler, bu iş tekrar yapılacak.

Böylece tedarikçilere dönüp yeniden teklifler almaya başladık, fakat ne görelim, fiyatlar patlamış, bazıları iki katına varan mertebelerde artmış, hem de 3-4 ay içinde. Bazı tedarikçileri sıkıştırıp neler olduğunu sorguladık, birkaç cılız savunmadan sonra bu işin arkasında ITT-BTMC gibi güçlü bir etkenin bulunduğunu anladık. BTMC ye 3 ay önce almış olduğumuz fiyatlarla yenilerini karşılaştıran belgeler sunarak bu durumun düzeltilmesini talep ettik. Tedarikçilere güçlü bir saldırı ile fiyatların makul seviyelere çekilmesini sağladık. BTMC bu karşı manevramıza biraz hazırlıksız yakalanmıştı.

Öte yandan BTMC üretimi olan makine-teçhizat-araç gereç de vardı, bunların fiyatlandırılmasına maalesef fazla bir şey yapamıyorduk. Üzeri çuha kaplı bir masaya bir Mercedes otomobil bedeli değer koyduklarını hatırlıyorum. Dar zaman içinde bunlardan da yetişebildiğimiz kadarını yerli tedarik etmeye çalıştık, burada da vaktiyle yaptığımız fabrika ziyaretleri sırasında topladığımız bilgilerden yararlandık. Ardından gelen DPT denetim heyeti de gelen malzemelerin listelere uygunluğu dışında bir şeye bakmadı.

İhtisasım nedeni ile kalın ve ince film mikro devre üretim yatırımları tamamıyla benim inisiyatifimde idi. BTMC den istediğim kadar bilgiyi sorup alıyor, tüm teçhizatı özel ihtiyaçlarımızı da gözeterek seçip sipariş ediyordum. BTMC de bu konudaki yükü bana atmış olmaktan memnun görünüyordu. BTMC tarafında epeyce itibar kazanmıştım, zaten Proje Yöneticisi olarak da bu güvene ihtiyacım vardı.

Kalın ve ince film üretim hatları ile ben ilgileniyordum, ama bunun dışındaki  tüm üretim alanlarında da önemli faaliyetler yürütülüyordu. Bu alanlarda gözden kaçırdıklarım olacağından endişe ederek sadece hemen her alanda yer almış olan Proses Mühendisliği Müdürü Hilmi ERDOĞAN’ı anmakla yetineceğim. Kalabalık bir ekip idik.

mask aligner
İnce film üretim hattında maske ayarlayıcı – mask aligner

Radyo sistemleri devreleri için ince film devrelere ihtiyaç vardı. Özellikle Fahir ÖZKAN’ın üzerinde çalıştığı bir mikrostrip mikser devresi güç bir sistem parçası idi. 50-75 mikron genişliğinde altın mikrostripler ile bunlara termosonik teknikle iliştirilen yarı iletken chip diyodlar, ball bonding tekniği ile yapılan epeyi bir altın tel bağlantısı vardı. BTMC nin seramik levhalar üzerine uygun kalitede altın kaplama yapma konusunda sıkıntıları vardı. Vakum sputter cihazı ile oluşturulan bir taban kaplaması üzerine bir kimyasal teknikle altın kaplamaya çalışıyordu, ancak bir türlü gereken yapışma kuvvetini ve homojenliği sağlayamıyordu.

İnce Film Üretiminde termosonik kaynak makinası

Bu arada ben BTMC den fazla bir bilgi beklemeden Japonya’da edindiğim bilgilerle termosonik kaynak makinası dışındaki her şeyi, bir Balzer vakum sputter cihazı da dahil olmak üzere sipariş edip temiz odamızı hazır etmiştim. BTMC den bilgi beklediğim termosonik kaynak makinasını gecikmeli olarak sipariş ettim. Bu arada BTMC altın kaplama konusunda havlu attı, seramik levhaları altın kaplamalı olarak hazır almaya karar verdi, biz de öyle yapacaktık. Bu nedenle sputter cihazı bu projede kullanılamadı.

Yeni kalın film mikroelektronik üretiminde ESI Laser direnç ayarlayıcı ile bir çalışma. Arkamdaki batide aktif ayar işlemleri için oluşturduğumuz ölçü-kontrol sistemi görülüyor. Bu sistem ile aktif filtreler ve benzeri devre modüllerinin ayarlarını yapıyorduk.

Bu arada yeni yerindeki kalın film üretim hattımız da gelişmiş, kapasitesi de artmıştı. Artık tüm sistemlerimizde yoğun biçimde kalın film devreler kullanılmaktaydı. UNIDO desteği ile almış olduğumuz emektar teçhizat hala devrede, ama bunlara ilaveten 2 adet yüksek hızlı bilgisayar kontrollü Laser cihazı, 2 adet büyük kalın film fırını, ilave bir serigrafi baskı makinesi ile buna entegre bir kurutma cihazımız vardı. Bütün bu donanımın bakım onarımını da ekibim ile ben yapıyordum. Özellikle Laser cihazlarının ayakta tutulması bizleri önemli ölçüde meşgul ediyordu. Hassas hareketli mekanik aksamları nedeni ile sık sık arıza yapıyorlardı. Burada Metin YAZICI ve Fatih KİRAZ kilit pozisyonda idiler.

BTMC Lisans Projesinin başında bir adet ESI Laser direnç ayarlayıcı almıştık. Halen tek vardiya çalışmakta olduğumuzu da dikkate alındığında fazlasıyla yeterli bir kapasitesi vardı. Ancak arızalandığı takdirde her şeyin durması riski vardı. Hassas ve yüksek hızlı hareketli parçaları olduğundan arızalanıyordu da. Hayati önemdeki bu cihazdan bir adet daha alarak yedekledik.

Ecevit ile
Başbakan Bülent Ecevit’e mikroelektronik üretimimiz hakkında bilgi verirken

İlk cihazın kontrol bilgisayarı o zamanların popüler proses kontrol bilgisayarı olan PDP11, aslında demode olmak üzere olan bir makina idi. Arka paneli orman gibi tellerden oluşan  bir blok idi, sarsıntıdan dahi etkileniyor, ikide bir sorun çıkartıyordu. Bu bilgisayarı daha gelişmiş bir model ile değiştirmeye karar verdik. Ama o sırada bu Laser cihazı tek başına idi ve üretim için kilit noktada idi. Yani değişiklik sırasında sorun yaşanırsa tüm ürünleri etkileyen bir kriz yaşanırdı. Yeni bilgisayarı belirleyip sipariş ettik ve geldi, ancak bunun sisteme bağlanıp devreye alınması için ESI dan uzman gelmesi gerekiyordu ve onu bekliyorduk.

Kalın ve ince film üretim hattlarındaki neredeyse tüm cihazları bizzat ben devreye almıştım. Gençlik heyecanı ve sabırsızlığı vardı.

Fikret Bey’in aksine talimatına rağmen bir gün şeytan dürttü, bilgisayarı yenisi ile değiştirdim. Yeni bilgisayar ile sistem çalışmadı ve üretim durdu. Fikret Bey’in öfkesini ve böyle bir olayın sonuçlarını onu tanıyanlar tahmin edebilirler. Artık eski bilgisayara dönmek de mümkün değildi. Fikret Bey’den hayatımın azarlarından birisini yedim, haklıydı da, koca fabrikanın bir sürü ürününün üretiminin durmasına yol açıyordum. “Bunu nasıl temizleyeceksen derhal temizle !” talimatı ile panik halinde laboratuvara döndüm.  Şu anda sorunun ne olduğunu hatırlamıyorum ama, kan ter içinde uykusuz geceler boyunca süren bir çalışmadan sonra hallettim, sistemi çalıştırdığım anın mutluluğunu unutamam, tabi bunun öncesinde yaşadığım cehennem azabını da. Yaptığımın nasıl aptalca bir cesaret olduğunu şu an aklım almıyor.

Benim pozisyonum da artık İleri Proses ve Endüstri Mühendisliği Müdürlüğü haline gelmişti.

BTMC NİN GELİŞİNDEKİ DURUMUMUZ

BTMC ile lisans anlaşması yapıldığında biz birinci mertebe PCM sistemlerini başarılı bir ürün olarak tasarlamış ve üretiyorduk, 1920 kanala kadar üst mertebe PCM Sistemleri de ileri bir aşamada idi. Kendi geliştirdiğimiz 2-8 Mbit/s Radyo sistemlerimiz vardı. SRT ile kırsal radyo lisansı altında üretim, SIEMENS Lisansı ile Teleks makineleri üretimi, ERICSSON lisansı ile Fiber Optik Hat Teçhizatı üremi, SEL lisansı ile TRT ye radyo/TV yayın vericileri üretiyorduk. Kendi tasarımımız olan PCM sistemleri lisansını İran’a satmış, Şiraz da bir fabrika kurmuştuk. Türki Cumhuriyetlere, Rusya’ya PCM multipleks ve hat teçhizatı ihraç etmek üzere girişimlerimiz vardı, Leningrad bölgesinde bir örnek sistem kurmuştuk.

Rusya’ya ve İran’a sattığımız PCM sistemlerimizin montaj ve devreye alma çalışmaları için de bu ülkelere arkadaşlarımız gidip geliyor, bazıları da haftalar süren çalışmalar için oralarda kalıyordu.

İran’da teknoloji transferi ve montaj devreye alma çalışmaları yapan ekibimiz.

Sistemlerimizin repetörleri kablo güzergahı üzerinde, yol kenarlarında, caddelerdeki mehhollere konan sızdırmaz paslanmaz çelik kazanlar içinde korunuyordu. Bunların tasarımı ve üretimi bizi epeyi meşgul etmişti. İçlerine basınçlı kuru azot da basılıyordu. Bu ürünlerin vibrasyon, sıcaklık ve ani sıcaklık değişikliklerine mukavemetini ölçmek için yapılan çalışmalarla ben de uğraşıyordum. Aselsan’da bu testler için uygun ekipman vardı, onlardan yararlanıyorduk.

İran’da Şiraz’da içi pis katranlı bir sıvı ile dolan menhollerin boşaltılması

İhracatın yapıldığı ülkelere has güçlükler de vardı. Rusya’da toprak ve menholler -30 derecelere varan sıcaklıklarda donuyordu, İran’da da cehennem gibi bir sıcaklık altında menholleri dolduran yağlı katranlı bir bulamaç vardı, cehennem çukuru diyebileceğim birşey. Bu menhollerin boşaltılması başlı başına bir uğraş oluyordu. Özellikle İran’da caddelerde vidanjör getirterek yaptığımız çalışmalar sırasında trafik kazaları da oluyordu.

İran’da ITC ile lisans anlaşmamız kapsamında ilk devreye alınan PCM Sistemi – Şiraz

BTMC lisans anlaşması ve ortaklık gündeme geldiği dönemde hükümet ileri gelenlerine “bizim her türlü teknolojimiz ve dün dünyaya açılmış bir pazarımız var, bu imkanları TELETAŞ a da sunup yararlandırırız” sözleri vermişlerdi. Halbuki biz zaten istediğimiz yerden rekabet koşullarını işleterek teknoloji transferi yapabilmekteydik. Her lisansını aldığımız üründen edindiğimiz bilgi ile bunun daha gelişmiş modellerini kendimiz başarı ile geliştirmekteydik. Ama bu durum devlet büyüklerinin pek umurunda değildi. Onlar özelleştirme başarısı ve yabancı sermaye girişine kilitlenmiş durumdaydılar.

İRAN’DA İSLAMİ REJİMİN BAŞLANGIÇ GÜNLERİ

İran’daki bu çalışmalarımızın İran Irak çatışmasına, Irak’ın Kuveyt’i işgal ettiği günlere denk geldiğini de buraya kayıt düşmeliyim. İkide bir çalan alarmlar ile insanların bir bölümü toplantı odalarını terkederek sığınaklara koşuyordu. Gerçi biz hiç sığınağa koşmadık, “olmaz bi şey!” kültürümüzün bir sonucu olsa gerek, ama epeyi heyecanlı bir dönem olmuştu. O dönem, Humeyni rejiminin etkileri her yerdeydi, ve buna şahit olmak da ilginç olmuştu. Dini kurallara aldırış etmeyen toplum kesimine daha yakın düşmüştük. Evlerinde içki üretiyorlar, sigara bulabilmek için karaborsacı kovalıyorlardı.

Bir de savaş ortamı vardı. İran halkı bize göre daha eğitimli idi. Ama devrim nedeni ile kimse kimseye güvenmiyordu, Her tarafta gizli-açık devrim muhafızları kol geziyordu.  Ülkeye girerken ve çıkarken müthiş bir kargaşa vardı. rejimden kaçanlar, hava alanında yakalananlar, bavulları ortaya saçılanlar, ne olduğu anlaşılamadan, ya da bavulundan çıkan bir kaç müzik kaseti nedeniyle  yaka paça götürülenler gırla gidiyordu. Bu hava alanlarında son derece stresli bir ortam yaratıyordu.

Biz de bu ortamdan çıkıp Türkiye’ye dönmek için can atıyorduk. Ama hava alanları yularıda anlattığımı nedenlerle ana baba günü idi. Uzun bagaj ve gümrük kontrol kuyrukları, hem girişte hem de çıkışta bir kargaşa ve terör havası estiriyordu. Saatlerce pek de düzenli olmayan bir kuyrukta bekleyip, sonunda yanlış sırada olduğunuzu öğrenebiliyor, tam sıra sana gelmişken arada gelen hava saldırı alarmı ile kuyruktan kaçıp sığınağa gitmek zorunda kaldığınız oluyordu.

O yıllarda uçaklarda dönüşünüzün rezervasyonunu yapmış olsanız da uçağa binmediğinizde hakkınızı daha sonra kullanabiliyordunuz. Ama bu – o günlerde  uygulanmayan bir kural da olsa – 72 saat  önceden konfirmasyon gerektiren bir durumdu. Biletlerin arkasında ince küçük harflerle yazılı kurallar arasında idi.

Biz de dönüşümüzde alışık olduğumuz gibi dönüş tarihimizden önce konfirmasyon yapmamıştık. Enver İbek, Hilmi Erdoğan, ve ben o uzun kargaşa içindeki sıranın başına zor bela geldiğimizde rezervasyonumuzun artık geçerli olmadığını öğrenip şoke olmuştuk. Birkaç haftadan önce de yeni bir uçak bulmak mümkün değildi.

Yedek listeye kayıt olduk, ortalık o kadar karışık ki, kimin uçağa ulaşamadan tutuklanıp ortadan kaybolmayacağını bilmek mümkün değil, yer alması büyük olasılık. Ama yedek liste de uzun, biz neresindeyiz bilemiyoruz.

İran’da geçirdiğimiz günlerde kaldığımız otel – devrim öncesi Sheraton iken şimdi “Homa Hotel” olmuş – konforumuz, gördüğümüz muamele çok iyi, insanlar nazik yardımsever ama üç haftadan sonra bu savaş ortamından çıkmak için can atıyoruz.

Neyse ki hava alanı bankosundaki görevli Azeri çıktı, bize büyük bir sempati ile yaklaşıyordu. En azından hakkımızı gözeteceğinden kuşku duymuyorduk. Ama, biz dört kişiyiz, Enver İbek, Sermet Süer, Hilmi Erdoğan ve ben. Kaç kişilik yer açılır bilemediğimizden aramızda bir öncelik sırası belirleme muhabbetleri yapıyoruz. Enver Bey en rütbelimiz, Sermet Rusya’yı da içeren görevlerle haftalarca evinden uzağında kalmış bu ikilinin sıranın başında olması tartışmasız. Hilmi ile benim önceliğim ise ancak kuraya kalır. Sonunda dördümüze de yer açıldı ve uçağa bindik.

Yine de havada rahat bir nefesi Türkiye sınırlarından girdiğimizde aldığımı belirteyim.

YERLİ KATKI ARTTIRMA ÇABALARIMIZ ve TARTIŞMALAR

BTMC lisans anlaşması olabildiğince yerli katkı artışına izin veren, hatta öngören bir anlaşma idi. Hatta anlaşmada Sistem12 santrallerinde önemli bir yer tutan özel tasarım LSI entegre devrelerin üretimi için teknoloji transferini de öngören bir “niyet” ifadesi de yer alıyordu.

Biz ilk aşamada komple kitler ile ve abone kartlarının üretimi ile başlayıp olabilecek her şeyi hızla yerlileştirdik. Fikret Bey’in en önem verdiği konulardandı bu. Abone kartları yüksek sayıları nedeni ile en önemli hedefler arasında idi. Ancak iş gelip yüksek fiyatlarla etiketlendirilmiş CLSI ların (Custom Large Scale Integrated) yerli üretimine dayanınca BTMC ayak sürümeye başladı. Aslında sadece Sistem 12 CLSI larının üretimi böyle bir yarı iletken üretim tesisini karlı kılmıyordu. Kullanılan teknoloji 6 mikron geometrili ömrünü doldurmaya yakın bir teknoloji idi. Bazı çok özel hat ara yüz CLSI ları ise BLIC (Bipolar Line Interface Circuit) olarak andığımız digital ve yüksek gerilimli bipolar analog devreleri bir arada içeren tümleşik elemanlardı. Zaman geçtikçe de karlılık şansı azalıyordu. Başka Telekom üreticilerine de üretim yapılması varsayımları ile de fizibilite hesapları yaptık ama gene olmadı. BTMC nin de isteksizliğiyle bu konu kapandı. Zaten bir süre sonra BTMC 60% larin üzerinde pay sahibi olunca şirketin yerlileştirme politikaları ile BTMC dışındaki yerlerden alınan lisanslarla üretim politikaları tamamıyla değişti.

Bu koşullar altında dahi CLSI dışında yerli yapılabilecek herşeyi yaptık. Sürekli olarak yaptığımız maliyet analizleri ile maliyetlere katkısı yüksek olan ürün parçalarını hedef alıyor, yapılabilirliğine aklımız yattığı an ithalatına son veriyorduk.

Bir örnek olay; üretimin başlarındaki müzakereler sırasında bizim üretip tedarik edeceklerimizle BTMC den satın alacağımız parçalar üzerinde mutabakat sağlamaya çalışıyorduk. Bu esnada daha önce belirttiğim gibi BTMC tarafından taahhüt edilen yerli katkı düzeylerine ulaşılması, mümkünse aşılması hedefleniyordu. Toplantıların sonlarına doğru, listeler tam kesinleşmek üzereyken birşey farkettim. Montaj malzemeleri arasında olduğu ve fabrikada üretilen bir kalem olmadığı için o ana kadar dikkatimizi çekmemiş MDF kabloları (Santrallardaki çok damarlı abone kabloları)  önemli bir maliyet kalemi idi ve BTMC üzerinden ithal edilmesi öngörülmekteydi. Bunları rahatlıkla iç piyasadan tedarik ederek konnektör montajı vb. üretim katkısı ile yerli kapsama alabilirdik ve yüklüce maliyet tasarrufu sağlayabilirdik. Bunu bir sabah yeni bir toplantının başında söylediğimizde BTMC yetkilileri bir şok yaşadılar, listelerin sonuna gelinmiş olduğunu ve artık geri dönüş olmaması gerektiğini söylediler.  Fakat bu ciddi bir maliyet kalemi idi, ısrarlarımız sonucunda kabul etmek zorunda kaldılar.  Çünkü birkaç gün önce onlar da zaten kapanmış sayılan bir konuyu tekrar açıp henüz imzalar atılmamış olduğunu öne sürerek bize kabul ettirmişlerdi, biz de bu defa o olayı koz olarak kullandık.

TELEFON MAKİNALARI TARTIŞMASI

Projenin yürütülmesi sırasında bir dönem de BTMC nin Venturer tipi telefon makinalarının yerli üretimi için mücadele verdik.

PTT abone kaydettiği her hat ile birlikte telefon cihazını da veriyordu. Yani, teslim edilen her bir santral hattına karşılık bir de telefon makinası lazımdı.

Anlaşma kapsamında İtalya ITT tasarımı olan Barion ve şimdi adını hatırlayamadığım bir ikinci model telefon cihazının üretimi vardı. Bu alışılmış estetik yapıdaki telefonların üretimine zaten başlamıştık. Ancak, Belçika BTMC tasarımı Venturer telefonların modern tasarımı bize çok cazip görünüyordu. Bunların yerli üretimi için BTMC ile temasa geçtik.

Tatsız bir çaba olmuştu. BTMC de bu ürünün sorumlusu olan Mr Poppe adındaki zat ile muhatap oluyorduk ve bir türlü kit malzeme bedelini kabul edilebilir seviyeye (20$ ın altına) indirmiyordu. PTT de telefon makinaları için vereceği fiyatı arttırmıyordu. Bu haliyle bu telefonu üretmemiz zarar etmemize yol açacaktı. Müzakereler uzadıkça uzadı. Bazı malzemeleri daha ucuza alabilmek için BTMC den gizli girişimlerde de bulunduk, örneğin mikrofon kapsüllerinin tedarikçisi Danimarka Kirk firmasına bir ziyaret yaptım. Ama olmadı. BTMC geri adım atmadı, hatta Fikret Bey bir ara beni yeteri kadar yırtıcı olamadığım için eleştirmişti. Bu tartışma uzadıkça PTT nin istediği telefonları teslim edemiyorduk ve zor durumdaydık.

Hitit Telefon cihazı

Kendi telefon makinamız Hitit’in tasarımı da henüz tamamlanmamıştı, PTT nin saçma sapan bir şartnamesi vardı. Ellerine geçirdikleri muhtelif telefon şartnamelerinden bölümleri kopyalayıp yapıştırarak oluşturdukları  bir ucube idi. Birbiriyle çelişkili teknik hususlarla doluydu. Bu şartname ile herhangi bir oyuncağı telefon diye teslim edebilirdiniz. Bu durum piyasadaki çer çöp’e karşı haksız rekabet de yaratıyordu. Bir yandan PTT ye kabul ettirmek üzere doğru dürüst bir şartname üzerinde çalışıyor, bir yandan da yeni Hitit telefonumuzu PTT nin onaylı ürünler listesine sokmaya çalışıyorduk. Sonuçta hazırladığımız şartname bizim Hitit Telefonumuzun teknik özellikler dokümanı olmaktan ileriye gitmedi.

Biz üretime geçtiğimizde PTT hat bağladığı abonelere telefon aparatı vermeye son verdi, isteyen istediği yerden alsın dedi. Biz de piyasaya satış yapmaya başladık. Telefonumuz ciddi bir şartnameyi karşılayan yegane ürün idi.

Bu konu ile ilgisi olduğundan burada kısaca projenin finansmanından da söz etmem gerekiyor. Bu üretimin BTMC den ithal edilecek malzemelerinin tedariği için de bir “İkmal Anlaşması” yapılmıştı.

Yani teknik konuları ve üretim teknolojileri transferini kapsayan bir “Lisans Anlaşması” na ilaveten bir de “İkma Anlaşması” söz konusu idi. İkmal anlaşması kapsamında işin başlangıcında hazır ya da kısmen hazır olarak gelecek olan santrallar ile ileriki aşamalardaki üretimde  kullanılacak malzemeler de satın alınacaktı.

İkmal Anlaşmasının yürütülmesi için PTT ye bir hükümet kredisi sağlanmıştı.

İhtiyaç duyduğumuz malzemeleri bu krediyi PTT üzerinden kullanarak satın alıyorduk. Kredinin bu proje kapsamındaki üretimlerin sonuna kadar yeterli olması gerekiyordu. Ben satın alınan malzemeleri ve kredi kullanımını kontrol altında tutarak PTT ye raporlar veriyordum.

Yukarıda anlatmakta olduğum Venturer telefon tartışmalarına denk gelen dönemde kredi bakiyesi açıklanamaz şekilde düşmüştü, hesabın içinden bir türlü çıkamıyordum. Sonra öğrendik ki PTT bu krediyi kullanarak BTMC den direkt siparişle 250.000 adet Venturer telefon almış. Üstelik bize ödemeye razı olmadığı bir maliyet ile, ve BTMC de bize malzemelerini vermeyi bir türlü kabul etmediği bir fiyat üzerinden satış yapmış. Yerel sanayinin içten dıştan nasıl hırpalandığının bir örneği daha.

BTMC’NİN ŞİRKET KONTROLUNU ELE GEÇİRMESİ VE “YENİ !” TELETAŞ

Ne yaparsak yapalım, başlangıçtaki “dünya pazarlarına açılım, her türlü teknolojinin yerli üretim için aktarılması” BTMC sözleri ile, varılan nokta arasındaki çelişkiyi artık kimse görmez oldu.

Bu konuda Sn Fikret YÜCEL’in çok daha kapsamlı olarak verdiği bilgiler için Elektrik Mühendisleri Odasının yayınına buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Lisans anlaşması ile şirkete %39 oranında pay sahibi bir yabancı ortak, yani 6.3 milyon $ (!)  yabancı sermaye gelmişti.  Kalan hisseler kamunun elinde idi. Hükümet hız kesmiyordu, elinde kalan hisseleri de halka satmaya girişti.  Bir adet altın hisseyi elinde tutacak şekilde, 1988 yılında hisselerin %22 sinin halka arzı yapıldı. Satışlar kolay oldu, talep yüksek idi. Bir bölüm hisse de çalışanlara tahsis edildi.

TELETAŞ’taki kamu hisselerinin halka arzı

Bu halka arz işleminden sonra BTMC elindeki %39 pay ile istediği her  şeyi yapabilir duruma geldi. Zira karşısında bir araya gelip bir şeye karışma yeteneği olmayan bölük pörçük onbinlerce hissedar vardı.

Yönetim Kurulundaki kamu temsilcileri konusunda burada fikir beyan etmekten kaçınmak zorundayım.

Zaten kısa bir süre sonra BTMC hisselerin çoğunluğunu alarak %60 ın üzerinde pay sahibi oldu. Altın hisse de şirketi satmaya kalkmadığınız sürece ele alınan bir silah olmadığından pek bir fonksiyonu yok idi. Nitekim Çiller hükümeti döneminde bu hisse de elden çıkartıldı.

Artık bir parçası olduğumuz çok uluslu şirkette satış bölgeleri, geliştirilecek ürünler, mevcut ürünlerin üretileceği ülkeler paylaşılarak katı kurallara bağlı çalışılıyordu. Bizim ankesörlü telefonlar dışındaki tüm araştırma geliştirme ve üretim faaliyetlerimize son verildi. Kalan küçük bir mühendislik ekibi de “müşteri mühendisliği” olarak anılan, satılan sistemlerin müşteri ihtiyaçlarına göre konfigüre edilmesine yönelik faaliyetlere tahsis edildi.

SATIŞ BÖLGELERİNİN KISITLANMASI

BTMC nin Şirket kontrolunu ele geçirmesiyle birlikte ilk iş olarak “territory” yani satış yapabileceğimiz bölgeler masaya yatırıldı ve sadece Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti bizim pazarımız olarak belirlendi. Başka ülkelere satış yapmamız artık mümkün değildi.

Hani, özelleştirme öncesindeki vaatlerine göre dünya pazarında faaliyet gösteriyorlar, o pazarlara erişim olanakları vereceklerdi ya bize …

GİZLİCE SANTRAL GELİŞTİRİYORUZ

SISTEM12 büyük bir sistemdi ve küçük yerleşimler için pahalı kalıyordu. SISTEM12 ailesinde küçük kapasiteli ihtiyaçlara yönelik J RACK dedikleri seçenek vardı ama o da pahalı idi.

Yani böyle bir küçük santral pazarı vardı, büyük santral pazarı ise doyarak daralmaktaydı. Bu durumun BTMC de farkındaydı. Böyle bir ürün geliştirmek üzere çalışmalar yürütüyorlardı ama bizi aralarına almaya yanaşmıyorlardı.

Biz de edinmiş olduğumuz birikimimizden yararlanarak rahmetli Mustafa AKTEKİN in liderliğinde bir küçük santral geliştirme projesi başlattık ve 250 hatlık ilk kademesini ortaya koyana kadar da geliştirdik. Gizlice yürüttüğümüz bu projenin ürünü olan santralları PTT ye sattık da.

Ama kaçınılmaz olarak BTMC ye yakalandık ve bu proje her gündeme geldiğinde tatsız tartışmalara yol açtı. Sonuçta Levent Projesi de sürdürülemedi ve rafa kaldırıldı.

Sayısal Santral geliştirme yeteneğimizi kanıtladığımız “LEVENT” adını verdiğimiz bu projenin sonlandırılması beni en çok üzen olaylardan biri olmuştur.

ÜRETİME SON VERİLMESİ

Üretim de aynı şekilde “her ürün dünyada tek bir yerde üretilir” prensibi doğrultusunda yeniden düzenlendi. Kaynakların verimli kullanılması açısından böyle olması gerekiyordu. Türkiye’nin payına bir ürün kalmadığından lokal üretime de son verilmiş oldu. Sistem 12 ye yönelik üretim teçhizatı elden çıkarıldı, geri kalan standard üretim teçhizatı da “outsource” edildi.

KALİTE YÖNETİMİNDEYİM

BTMC ile başlayan bu proje artık rutin üretim haline gelince Fikret Bey bana Kalite Müdürlüğü görevini verdi. Yerime, yani İleri Proses Müdürlüğü görevine de SIEMENS’den yeni transferimiz Dr Zafer İncecik’i getirdi.

Kalite Müdürü olarak şirkette dokümante edilmiş bir Kalite Sistemi oluşturmak üzere kolları sıvadım, zira AQAP-4 ve ISO9001 belgelendirmelerini istiyorduk. Çalışmalarımız sonucunda AQAP-4 askeri kalite sertiifikamızı aldık. Sıra ISO9001 de idi.

Zafer,birikimi dolayısı ile  o sıralarda Araştırma Laboratuvarında kurmuş olduğumuz tüm devre tasarım birimi ile de ilgiliydi. İş istasyonlarımız gelmiş, ARGE deki arkadaşlarımız yeni nesil sistemlerimiz için özel entegre devreler tasarlamaya başlamıştı. Ancak, BTMC’nin şirket hisselerinin çoğunluğunu ele geçirmesi ile birlikte başka ürün geliştirme projelerinde olduğu gibi bu bölümü de kapattılar. Zafer Bey de bu gelişmeler karşısında artık burada kalmasının anlamsız olduğu kanaatiyle ayrılıp tekrar SIEMENS’e döndü. Zafer Bey ile o dönem başlayan dostluğumuz yıllar boyu sürdü.

Bu dönemde Fikret Bey’de Genel Müdürlükten ayrılıp Yönetim Kurulu Başkanı olarak bir süre daha devam etti, ama ofisi artık TELETAŞ’ta değil Bağdat Caddesi’nde tutulan bir dairede idi.

Bu arada benim bir de TELETAŞ Çalışanları Konut Yapı Kooperatifi inşaatının tamamlanması görevim oldu. Onu ayrı bir yayında anlatacağım. (Tıklayınız)

Yerine Faruk KARDIÇALI geldi. Ben bu dönemde Kalite Müdürü olarak ISO9001 hazırlıklarını sürdürüyordum. Epeyce doküman ve prosedür hazırlamıştım. Şirketin üretim kalitesi zaten gayet iyi durumdaydı, üretim içindeki Ali KANBUROĞLU yönetiminde bir Kalite Kontrol bölümü vardı, giriş kalite kontrollarını ve üretim kontrollarını sürdürmekteydi. Ama Kalite Yönetiminin en üst düzeye bağlı olması kuralını dikkate almamız gerekiyordu.

ISO9001 Sertifikamızı aldık. Ben de terfi edip “Direktör” ünvanını aldım.

Kalite Direktörlüğüne atama bildirisi

LOJİSTİK DİREKTÖRLÜĞÜ DÖNEMİM

Kalite Direktörlüğü dönemimde iken biraz fazla konuşmuşum herhalde, madem çok biliyorsun gel sen yap gibilerinden Lojistik Direktörlüğü görevine atandım. Satınalma, stok yönetimi ve yatırım planlaması gibi önemli fonksiyonları içerdiği gibi, o sıralarda uygulamaya konulması düşünlen MRP II üretim yönetim sisteminin hayata geçirilmesi de görevlerimin arasında idi. İyi ve parlak bir teknik adam iken ihtisas alanımın dışında böyle bir göreve gelmem benim için hiç de iyi olmadı. Ama bu alanda da pişmem gerekiyormuş anlaşılan.

Lojistik Direktörlüğüne atanma kararı

Bu görev ben çok yıprattı, bu dönemin sonunda Fikret Bey “artık böyle şövalyelikler yapmayı” bırakmam gerektiğini söylemişti.

Bu dönemdeki MRP II ye geçiş çalışmaları çok zorlayıcı olmuştu. Bir yandan düzgün malzeme akışı ile üretimin sürmesini sağlarken bir yandan da stok devir hızını yükseltmem gerekiyordu.

Stoklarda yıllardır çok fazla hareket görmeyen malzeme birikmişti. Bu da şirket kaynaklarının değerlendirilmesi açısından olumsuz bir tablo yaratıyordu. Deponuzda uslu uslu durmakta olan, günü gelip ihtiyaç da duyabileceğiniz malzemeleri, yer işgal etmek dışında ne zararı olabilir ki demeyin, o hikayeye girersem bu anlatım gereksiz yere uzar. Muhasebe teknikleri ile bizim mühendis mantığımıza ters düşen bazı örnekleri ayrı bir yayın halinde ele alırım bir gün.

TELETAŞ ÜST YÖNETİMİ 1992

Önce, Stoklarda neden durağan malzeme biriktiğini kısaca açıklamam gerektiğini düşünüyorum.

Özellikle kullandığımız malzemelerin önemli bir bölümünün tedarik süreleri çok uzundu. Bu sürenin içinde dahili prosedürlerimizin payı olduğu gibi tedarikçilerin teslim sürelerinin uzunluğu da önemli rol oynuyordu. Bu durumda da malzemeleri üretimin başlangıcından 8-9 ay önce sipariş etmemiz gerekiyordu. Bu da şu demek, üretim başlangıcından önceki 8-9 aylık dönem içinde değişiklik yapılması çok çok zordu. Bunun için bir yıl sonraki üretim ve satışların belirlenerek malzeme gereksinimlerinin planlanması ve artık değiştirilmemesi gerekiyordu. Aksi halde sipariş edilen malzemelerin bir bölümü elde kalıyordu. Halbuki ülkemiz koşullarında hissedarımız ve yegane müşterimiz olan PTT nin böyle bir planlama yapıp buna sadık kalması düşünülemezdi. Nitekim PTT nin dikte ettiği değişikliklere göre her manevra yapışımızda elimizde az ya da çok miktarda malzeme kalıyordu. Yıllar içinde de bu birikim depolarımızda önemli miktarda hareketsiz stok oluşturmuştu.

İkinci bir neden de bu hareketsiz birikimin bekletilmeden hurda ya da bir şekilde satılarak elden çıkartılma yoluna gidilmemesi idi.

Bu elden çıkartma işi benim dönemime denk geldiğinden hareketsiz malzeme listelerini alıp depolara gittiğimde, hala açılmamış ambalajlarında güzelim malzemeleri gördükçe bir türlü elim bunların yok pahasına satılmasına gitmiyordu. Bunlar şimdi almaya kalsanız değerli malzemeler olmakla birlikte çok özel kullanım yerleri olan -örneğin Radyo sistemleri gibi- parçalardı. Aldığımız fiyatlardan müşteri bulup satmaya kalkmak ya mümkün değildi ya da yıllar sürerdi, zaten işimiz de bu tür bir ticaret yapmak değildi. Yönetim kurulunun baskısı karşısında bunlara ihale ile alıcı bulup kamyonlara yükleyip gönderdik. Benim tereddüt ettiğimi gören bir Belçika’lı yönetici -ki o sıralarda şirket işlerine ciddi ölçüde müdahil olmakta idiler- “Hepsini bir tekneye doldurup boğazın ortasında batırmamı” söylemişti.

Zafer İncecik, Fikret Yücel, ben ve Faruk Sarç.1991-1992 yıllarında

Her neyse, hareketsiz malzemelerden kurtulmamız MRP II yönetim sisteminin uygulamaya konulması için gereken adımlardan birisi idi, içim sızlayaraktan bu adımı attık. Sıra bu birikimin yeniden oluşmasının engellenmesinde idi. Bu da MRP II sisteminin kurulup hakkıyla işletilmesinden geçiyordu, ama şirketin tüm planlama ve tedarik süreçlerinde köklü değişiklikler gerekiyordu. O zamana kadar Sn Nilgün ÖRENCİK arkadaşımızın liderliğinde geliştirdiğimiz TUKSİS (Teletaş Üretim Kontrol Sistemi) sistemi en önemli planlama aracımız idi. Ama şirket yönetimi, SAP ve MRP gibi endüstri standardı haline gelmiş bir pakete geçilmesine karar vermişti, nihai karar da Belçika’da da kullanmakta oldukları MRP II üzerinde olmuştu. Bu sadece bir yazılım paketinin uygulamaya konulması işi değildi. Şirketteki neredeyse tüm süreçlerin, yapının hatta insanların değiştirilmesi anlamına geliyordu.

Bir kültür değişikliği de zorunlu idi, kağıt kullanarak çalışan tedarik ve üretim mekanizmalarının klavye ve terminaller terminaller üzerinden çalışacak şekilde değişmesi, masaları dolaşarak onaylanan evrak yerine terminallerden verilen onayların gelmesi gerekiyordu. Yani çalışanlardan çok ciddi değişikliklere adapte olmaları bekleniyor, buna ayak uyduramayanların da değiştirilmesi gerekiyordu.

İşte ben bu görevlerin tam göbeğinde bu pozisyona atanmıştım. Öyle yıpratıcı oldu ki, şu anda geriye baktığımda bu görevi üstlenmemin bana kazanç değil kayıplar getiren önemli bir hata olduğunu düşünüyorum. Sonuçta görev yerine getirildi ama ben de bittim. Önceki görevim olan Kalite Direktörlüğü’ne dönme talebim kabul gördü.

VE TELETAŞ MACERAM BİTİYOR

Yeniden Kalite Direktörlüğü – Dudullu Esenkent.

Benim açımdan TELETAŞ macerasının sonu da bu oldu. Dudullu’daki yeni binamızın sakin ve huzurlu ortamında bir odaya yerleşmemi izleyen birkaç ay içinde, 1994 Temmuz ayında, herkes tatilde iken o zamanki Genel Müdürümüz Sn Enver İBEK, bana şirketteki küçülmeye kendisine direkt bağlı olan ekipten de katkıda bulunmasının beklendiğini belirterek durumu anlattı. Bu daha önce gelen sinyallerden  ve işlerin gelişiminden dolayı beklediğim birşeydi. El sıkışarak ayrıldık. Eski nesil ARLA-TELETAŞ lılar birer ikişer ayıklanıyordu.

TELETAŞ’ta Kalite Direktörlüğü ekibim ile son fotoğrafım

Benim ve dönemsel  arkadaşlarımın ayrılışından sonra baskılı devre ve mekanik atölyelerin, ince ve kalın film mikro-elektronik üretim hatlarının bulunduğu Ümraniye tesislerini sattılar. Burası bir kaç yıl sonra yıkılarak yerine AVM yapıldı (Can Park adlı AVM). Ne de olsa ülkenin böyle bir teknoloji yatırımına değil AVM ye gereksinimi vardı. Amaç para kazanmak ise ticari açıdan böyle bir operasyona hak verilebilir, ama arkadaşlarımla birlikte onca emek verdiğimiz, özellikle benim bebeğim olan İnce ve Kalın Film Mikroelektronik üretim hatlarının heba olması içimi sızlatıyor. Ellerindeki güzelim cihazların ne olduğunu dahi bilmeyenlerin bunları ne yaptığını bilmek bile istemiyorum. Örneğin Balzer Vakum Sputter cihazının içindeki mücevher değerindeki saf metal katot plakalarının farkında mıydılar? Neyse fazla düşünmemek lazım. Biz dönemimizi kapatmıştık artık.

Evet özür dilenecek çok şey var.

Dudullu’daki Üretim Teçhizatının büyük bölümü multipleks ve radyo test cihazları, lehimleme ve temizleme makinaları satıldı, kalan üretim hatları “outsource” edildi.

ARLA/TELETAŞ daha önce de ifade ettiğim gibi, son 2 yılı dışında dolu dolu, mutlulukla çalıştığım, bana çok katkısı olan, hakettiğimi aldığım, karşılığında benim de katkılarım olduğunu düşündüğüm bir dönem oldu.

4 Replies to “TELETAŞ Dönemim, 1984-1994”

  1. Selçuk bey merhaba..
    Bende 1982 yılında ptt arlada başladım iş hayatımı ,2003 yılında Alcatel dönemine kadar sürdürdüm.Ahmet Özbayraktarla (nurlar içinde yatsın)birlikte çalıştım.İnternette rastladığım yazınızı iki döneminide sonuna kadar okudum.Maziye gittim sayenizde.Çok teşekkürler.

  2. Şirketin borsada işlem gören hisselerinde bi işler dönüyor sürekli. Sanki birileri mümkün olduğunca hisseleri kaptırmamaya özen gösteriyor. Birazcık yatırımcı girişi olsa hemen bezdirip sattırmaya ellerinden hisseleri geri almaya çalışıyorlar. Bu anlattıklarınıza bakılırsa bu işin içinde şirketin kendisi var ve hakimiyetini kaybetmek istemiyor anlaşılan. Bu konuyla ilgili bildiğiniz birşeyler varsa öğrenmek isterim.

    1. Burak Bey merhaba,

      Maalesef bu konuda bir yorum yapabilecek bilgim yok. Şirketten ayrılalı 25 yıl oldu. Bugünkü faaliyetleri, pazar payı, karlılığı hakkında hiç bir şey bilmiyorum. Bu nedenle birilerinin şirketin kontrolunu elde tutma çabası olup olmadığı konusunda tahmin yürütmem mümkün değil. Faydalı olamadığım için kusura bakmayın.

      Selamlarımla,

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *